Şehirde son zamanlarda dikkatimi çeken bir durum var; bazı isimlere makamlar, koltuklar, unvanlar ağır gelmeye başlamış gibi. Henüz o koltuğun tozu bile silinmeden, omuzlara öyle bir kibir yükleniyor ki; sanki halktan kopmak bir mecburiyetmiş gibi davranılıyor.
Takım elbisenin omuzlarında bir ağırlık var ama o ağırlık, sorumluluğun değil, gösterişin ağırlığı olmuş. Elinde tespih, yüzünde bir ciddiyet maskesi… bir bakıyorsun, halka yukarıdan bakan, tehditvari konuşan, “ben bilirim” edasıyla dolup taşan tipler. Oysa makam dediğin, temsil makamıdır. Yani o koltukta oturan kişi sadece kendini değil, bir kurumu, bir toplumu, bir şehri temsil eder.
Bugün birileri unuttu bu gerçeği.
O koltuğa oturmayı “iktidar” zannediyorlar.
Halbuki orası bir “emanet”tir.
Makam, insanı yüceltmez; insan makamı yüceltir.
Ama ne yazık ki bazıları o koltukta büyüdüğünü sanırken aslında küçülüyor. Tavırlarıyla, söylemleriyle, halktan uzaklaşıp sadece etrafındaki birkaç dalkavuğun alkışına sığınıyorlar.
Bir şehirde yöneticiler halktan kopmuşsa, halka yukarıdan bakıyorsa; orada hizmet değil, kibir başlar. Ve kibir başladığında, şehirde huzur biter.
Unutmayın, makamlar gelip geçici. Ama insanlar, o makamda sergilediğiniz tavrı, üslubu, saygıyı unutmaz.
Bir gün o koltuğu bıraktığınızda size alkış tutanların değil, arkanızdan “adamdı” diyenlerin duası kalır.
O yüzden diyorum;
Takım elbise omzuna ağır geliyorsa, o koltuğu da taşıyamazsın.
Makamlar, gösterişin değil, tevazunun yeridir.