Karasu’da yayımladığımız son iki haberin ardından yaşananlar, meselenin haberlerin içeriğinden çok daha vahim bir noktaya taşındığını gösteriyor. Telefonlar susmuyor, üstü kapalı tehditler havada uçuşuyor. Oysa ortada ne gizli bir ajanda var ne de karanlık bir el. Ortada yalnızca gerçekler var.
Önce şunu netleştirelim:
Bir seçim aracıyla başka bir partinin seçim müziğinin çalınması gariptir, etik değildir ve kamuoyunun sorgulamasını sonuna kadar hak eder. Bu bir yorum değil, vakıadır.
İkincisi; genişletilmiş ilçe toplantısında Türk bayrağının masa örtüsü gibi kullanılması kabul edilemez bir başka vakadır. Bayrak bir süs eşyası değil, milletin ortak değeridir.
Bu iki olay da sosyal medyada günlerce konuşulmuş, defalarca paylaşılmış, kamuoyunda zaten viral olmuştur. Yani mesele “kim attı, kim servis etti” tartışmasına sıkıştırılamayacak kadar açıktır. Haber, sokağın konuştuğudur; biz sadece kayda geçirdik.
Buradan açıkça söylüyorum:
Bir basın mensubu, kaynağını açıklamak zorunda değildir. Bu, mesleğin namusudur. Basın özgürlüğü, hoşunuza giden haberler yapıldığında hatırlanacak bir lüks değildir. Tehdit ederek, ima ederek, “kim yaptı?” diyerek gazeteciyi sindirmeye çalışmak; gerçeği örtmez, aksine büyütür.
Daha da vahimi, ortada somut olaylar varken, işi birilerini töhmet altında bırakarak siyaset yapmaya çevirmektir. Bu, ne sorumluluktur ne de siyaset. Hatalarla yüzleşmek yerine hedef şaşırtmak, kamuoyunu kandırmaz.
Bizim tarafımız nettir:
Tarafımız hakikat, tarafımız kamu yararı, tarafımız basın özgürlüğüdür. Kimsenin tehditleriyle kalem eğilmez, gerçekler geri çekilmez.
Tavsiyem basittir:
Gazeteciyi arayıp sorgulamak yerine, işinize bakın. Hataları konuşalım, sorumluluğu üstlenelim. Çünkü basın susarsa, yanlışlar büyür.
Ve unutulmasın: Gerçek, er ya da geç yolunu bulur.